Katolik din adamı Heinrich Kramer tarafından yazılan Malleus Maleficarum (Cadı Çekici), cadıların görünüşleri yaptıkları büyüler ve cadılara yapılan işkenceleri de detaylıca anlatmasıyla tarihte cadılarla ilgili yazılmış ilk ve en detaylı çalışma olarak bilinir. 

Dönemin güzellik algısına göre insan ne kadar masumsa o kadar güzeldir. Özellikle bu dönemde yapılan tabloları incelediğimizde beyaz tenli olmanın bir asalet göstergesi olduğunu görebiliriz. Kadınlar genellikle balık etli tasvir edilir, zayıflık bu dönemde doğurgan olmamak anlamına geldiği için balık etli kadınlar makbul görülür. Aynı zamanda geniş bir alın ve çok ince kaş, çok az kirpik tasvirleri de kadınlarda kılın o zamanlarda da kabul edilebilir bir şey olmadığını gösterir. 

Bu dönemdeki en önemli inanışlardan biri de eğer bir insanın içinde kötülük varsa bunun yüzünde veya vücudunda kendini göstereceğidir. Dolayısıyla vücutta bulunan leke ve yara gibi izler insanın kötülüğünün simgesidir. Bu dönemde fiziksel engelleri olanlar, hastalıkları fiziksel sonuçlara yol açan insanlar özellikle toplumdan dışlanmıştır. Cüzzam ve veba gibi hastalıkların kendilerini fiziksel olarak belirtmesini de göz önünde bulundurduğumuzda ilk orta çağda cüzzamlıların da şeytanla iş birliği yaptığı fikri ortaya atılmıştır. Bu fikir aynı zamanda ilerleyen yıllarda cadı kavramının gelişmesinde önemli rol oynayacaktır.

Kramer’ın tasvirine göre cadılar özellikle yaşlı ve çirkindir. Lilith ve Havva’nın kötü özelliklerini birarada barındıran cadının ise kötü niyetleri, çirkin vücuduyla dışarı vurur. Cadılar genellikle dönemin güzellik algısının tam tersinde konumlandırılarak tasvir edilmişlerdir. Genellikle çok yaşlı, kamburu olan, burnu büyük, esmer ve tüylü bir yüze sahip olarak betimlenir. Daha önce bahsedildiği üzere bu dönemde kadının beyaz tenli olması ne kadar asil olduğunu gösterirken cadılar daima daha esmer tasvir edilir. Kadın tasvirlerinde en doğal kıllardan olan kaş ve kirpik kıllarının bile azaltıldığı bu dönemde, cadıların yüzleri kıllı resmedilir. Cadının kamburu, Havva’yı yaratmak için Adem’den alınan kaburga kemiğiyle özdeşleştirilir. Kaburga kemiği gibi cadının sırtı ve elleri yamuktur. 

Malleus Maleficarum’da cadıların yaptığı bazı büyülere yer verilmiştir. Bu büyüleri incelemek cadının toplumsal olarak nasıl bir yerde konumlandığını görmek için önemlidir. Bunların arasında süt büyüsü, fırtına büyüsü, hastalık ve ölüm getiren büyüler, penis hırsızlıkları, aşk büyüleri kayda değerdir çünkü kıtlık ve hastalıktan kırılan Avrupa, bu dönemde ürünlerinin başına gelen felaketlerin ve ölümlerin sebebinin yalnızca yanlış yollara sapmış cadılar olduğunu öne sürer.

Cadı avını betimleyen birçok gravürde de cadıların çocukları kazanlara atıp kaynattığı görülür. Malleus Maleficarum’da ebeler yeni doğmuş, vaftiz edilmemiş çocukları şeytana teslim eden, onları öldürerek sihirli krem ve iksir yapımında kullanan ve hatta onları yiyen kişiler olarak tanımlanır.  

Cadıların çocukları kaçırmasının yanısıra tarladaki ürünleri ve hayvanları telef etmek için fırtına büyüleri yaptıkları, sağlıklı ineklerin sütten kesilmesi için süt büyüleri yaptıkları iddia edilir. Bu büyülerin arasında en önemlilerinden biri de penis hırsızlığıdır. Cadılar, erkeklerin penislerini çalarak tıpkı Lilith gibi toplumun en önemli kurumu olan aileyi yok etmek isterler. Bu dönemde kadının doğurganlığı ve erkeğin cinsel iktidarı çok önemlidir çünkü iş gücüne dolayısıyla da çocuğa ihtiyaç vardır. Cadıların birçok erkeğin penisini çaldığına, kadınların doğurganlığı azalsın diye düğüm büyüleri yaptıklarına dair birçok kilise kaydı vardır. Kramer kayıtlara geçen bir vakayı örnek verir:

Bir adam kaybolan erkeklik organı için cadıya başvurur; bu isteği uygun görülen mağdur, cadı tarafından sahipsiz birçok penisin bulunduğu bir kuş yuvasına götürülür ve bir tanesini (kendisine ait olanı) seçmesi istenir. Adam özellikle büyük bir penis almak istediğinde, cadı rahip tarafından duyulabileceğini öne sürerek itiraz eder.

Cadıların ilişkilendirilen bazı eşyalar ve semboller de toplumsal açıdan önemlidir. Örneğin cadıların geceleri süpürgelerine binip şeytanla yaptıkları sabbatha gittikleri söylenir. Süpürge bu bağlamda hem kamusal hem özel alanla ilişkilenmesi açısından önemlidir. Süpürge, genelde ağaçların kuru dallarından yapılır. Tarih boyunca perilerin gizemli buluşma mekânı olarak bilinen ağaçların, dallarından yapılan süpürgelere de bazı güçler atfettiğine inanılır. Süpürge kamusal alandaki ağaçtan yapılarak özel alana, eve giren ve kadının kontrolünde olan bir araç olduğu için kadına bir bağlamda mobilite kazandırdığına da inanılır. Süpürge aynı zamanda cadının boyunduruğu altına girmiş phallusu yani erkeği çağrıştırır; çoğu kez çıplak kadının iki eliyle sıkıca kavradığı, bacakları arasından uzanan süpürge penisle özdeşleştirilmiştir. Sıkıca kavranan uzuv aynı zamanda cadının, erkek üzerindeki hakimiyetine de işaret etmektedir.  

Cadılar aynı zamanda kazanlarla eşleştirilir bu da kadının toplumsal konumunu anlamak açısından oldukça önemlidir. Daha önce bahsedildiği üzere, şifacı, otacı kadınlar bitkilerle yaptıkları karışımları kazanlarla kaynatarak yaparlardı. Öte yandan en temel olarak kazan, kadının yemek pişirdiği bir araç olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla kazanlar hem besleyici hem de öldürücü bir işlev kazanmış olur. 

Vücutta ve yüzde bulunan siğiller de cadıyı çağrıştıran önemli bir semboldür. Bu şeytanın sabbathta cadıda bıraktığı iz olarak bilinir. Genellikle cadı tasvirlerinde burun ve sırtlarda bulunan siğiller, cadının sabbathlara katıldığının ispatı niteliğindedir. 

Üç sayısının da cadı kavramı ile ilişkisi oldukça önemlidir. Sayıların büyülerde de görüldüğü üzere önemli ruhani ve sihirli etkileri vardır. Üç sayısı da büyücülükte Üç Yüzlü Tanrıçayı temsil eder. Ayın üç farklı yüzü ile, bakire kız, anne, yaşlı/bilge kadın olarak üç yüzü bulunan bu tanrıça, kadınlığın güçlü evrelerini simgeler. Yunan mitolojisinde, hilal ayı, bakireliği ve gökyüzünü temsil eden Selene, dolunayı, anneliği ve yeryüzünü temsil eden Diana/Artemis ve kararan ayı, olgun bilge kadını ve yeraltını temsil eden Hekate de bir teslis oluşturur.  Dolayısıyla üç sayısı toprak, deniz ve gökyüzünün yanısıra fiziksel, zihinsel ve ruhani ihtiyaçları da sembolize eder.

Bir cevap yazın